top of page

Bölüm 9

[9:1] TİFLİS’TEN YEREVAN’A
9-1a.png
23 Nisan 2013 – Salı günüydü. Güneş kendini tepelerin ardından usul usul göstermeye başladığında taksi ile Gürcistan sınırını geçiyorduk. Yanımda Tiflis havaalanında tanıştığım “İstanbul Ermenisi” Sinan vardı. İnternette tanıştığı kız arkadaşının çağrısı ile bu 24 Nisan’ı Yerevan’da geçirmeye karar vermişti. Ben havaalanının dışında taksicilerden fiyat alırken kendisini bana gösterdiler. Onlara yalnız başıma bir yere gitmeyeceğimi, Yerevan’a gitmek üzere ortak arayacağımı söyleyince, kendimi Sinan’ın yanında buldum. Eh arzumu yerine getirip, bana ortak da bulduklarına göre, artık yola koyulma zamanıydı. Gürcistan-Ermenistan sınırına kadar götürmek için 100 dolar istedi bir taksici.

“100 dolar çok.”
“90.”
“90 da çok.”
Bir başka taksici: “80 dolara götürürüm.”
“Çok.”

Elimi sıktı ve “Sana iyi şanslar.” diyip gitti. Birkaç basit şey yemek üzere McDonals’a oturduk. Aceleye gerek yok. Etrafımız taksicilerle çevriliydi ve yanımızda gezinip uygun bir anda atak yapmayı bekliyorlardı. Bir tanesi şansını denemek için yaklaştı.

“70 dolara götüreyim mi?”
“Yok götürme.”
“Siz ne kadar verirsiniz?”
“50.”
“Sınıra kadar 50 dolar mı? Siz Hindistan mı sandınız burayı!?”

Sinirli bir şekilde gittikten sonra yemeğimizi de bitirdik ve bavullarımızı alıp havaalanında gezmeye başladık. Acaba bir üçüncü kişi bulabilir miydik? Bulamadık. Ama onun yerine bizi 50 dolara sınıra bırakacak, Valeri isminde bir Ermeni taksici ile karşılaştık. Sinan’ın Ermenicesi çok kötüydü. Benim ise yok denecek seviyedeydi. İşimizi İngilizce hallediyorduk.

Sınıra geldiğimizde Yerevan’a gitmek üzere olan bir taksici ile karşılaştık. Sabahın 6’sıydı. Yerevan’a götürmesi için 60 dolara anlaştık.
9-1d.png
Kontrol noktasında form doldurduk. 21 günlük vize için verdiğimiz ücret 15 dolar kadardı. İşlem tamamlanıp da taksiye tekrar bindiğimizde, gözlerimi pasaportumdaki Ermenistan vizesinden alamıyordum. Bir süre sonra günün ilk ışıklarıyla aydınlanan Ermenistan coğrafyasını seyre daldım. Benim için oldukça duygusal bir andı. Boğazıma bir acı düğümlenmişti. Koşullar biraz daha müsait olsaydı ağlayabilirdim; ancak Sinan espritüel bir arkadaştı ve her fırsatta yaptığı espriler beni derine gitmekten alıkoyuyordu. Bir gece kulübünün kapısında güvenlik görevlisine, “Birisine bakıp çıkıcam.” der gibi bir hali vardı. Ben ise çoktan aşkımla buluşmuştum. Artık onun kollarındaydım: İşte bu tepeler, işte bu köyler, işte bu, Ermenistan! İşte buluştuk sonunda.

Bir çeşmenin kenarında durduk. Dudaklarım Ermenistan’ın dağlarından süzülen su ile buluştu. Avuç avuç içtim onu. Birbirimize karıştık böylece. Yol boyunca resim çeke çekile Yerevan’a geldik. Rüyalarımın şehri…

Taksici telefonundan Sarkis ile konuştu ve beni bir noktada bıraktılar. Ev sahibim de Sarkis ile konuşmuştu ve bir süre sonra beyaz saçlı, mavi gözlü ufak bir kadını bana bakarak yaklaşırken gördüm.

“Armenak?”
“Olya?”

Konuşmaya başladı. Aman Allah’ım, hiçbir şey anlamıyordum. “Voç, voç Hayeren” [“Hayır hayır Ermenice”] Olya yine bir şeyler söylemeye başladı ama bana değil. Kendi kendine şikayet ediyordu. El, kol ve yüz ifadelerinden anladığım şuydu: “Adın Armenak ama Ermenice bilmiyorsun! Bu nasıl iş?”
[9:2] YERLEŞME
Yerleştiğim daire Yerevan’da Acapnyak mahallesinin Margaryan sokağındaydı. Sovyetlerden kalma bina modelleri, aynı tüf taşı, aynı eski balkonlar ve kapısız bina girişleri aklıma Bercuhi Berberyan’ın kitabından alıntılar getiriyordu. Lakin ben her eski püskü şeyde tarih ile bağ kurmaya çalışıyordum.

Eski merdivenlerden en yukarı kata çıktık. Ev “iki oda, bir salon”du. Yani, eğer öyle kabul edersek. Zira kalacağım odayı salondan ayıran bir duvar değil bir perdeydi.

Salonun ortasında eski bir masa, masanın ortasında benim için hazırlanmış bulgur pilav, peynir, domates, tatlı, meyve suları duruyordu. Bir kenarda eski bir duvar piyanosu olduğunu fark ettiğimde çok sevindim. Hiç zaman kaybetmeden başına oturdum. İçe göçen tuşu yoktu. Pedalı çalışıyordu. Akordu yerindeydi. Kısacası hiç de fena durumda değildi. Sonra öğrendim ki Olya’nın kızı Polonya’da piyano öğretmeniymiş.

Ben evde piyano ile oyalanırken Sarkis geldi. İlk karşılaşma. Beyaz saçlı, traşlı, iri yarı, enerjik, yüksek sesle konuşmayı seven bir adam. Olya ile neşeli bir şekilde konuştu.

“Olya hani et, hani küfte, hani khorovatz? Ayıp ya! Ermeni dediğin misafirini etli bir yemek ile karşılar.”

Karşılıklı gülüşmeler… Daha sonra bana Olya’nın sağlığına ne kadar düşkün olduğunu, yediklerine nasıl dikkat ettiğini anlattı. Ufak bardaklara votka koyup kadeh kaldırdık. Normalde ağzına içki sürmediğini, ama benim gelişim nedeniyle biraz içeceğini söyledi. Söylediği gibi de yaptı.

Sarin’in numarasını söyledim; açıp ona buluştuğumuzu söyledi. Ben de biraz konuştum ve kendisini ilk fırsatta tekrar arayacağımı belirttim. Akşam meydandan Soykırım Anıtı’na doğru meşaleli yürüyüş yapılacaktı. Sarkis o zamana kadar dinlenmemi söyledi ve gitti.

Bavulumu odama taşıdım. İçinden Sarin’in büyük bir resmini çıkarıp duvara sabitledim. Kendisi daha önce Ermenistan’da bulunmamış olsa da, işte şimdi ona dair bir şey Ermenistan’daydı.

Eski tip yaylı yatağıma uzandım. Uyumuşum.

Birkaç saat sonra Olya ile evden çıkıp otobüs ile yürüyüşün başlayacağı meydana gittik. Olya beni Sarkis’e teslim edip döndü. 
[9:3] YEREVAN’DA SOYKIRIM ANMALARI
9-3f.png
İlk günümün akşamında, Taşnak Partisi’nin düzenlediği meşaleli yürüyüş oldukça büyüleyiciydi. Yerevan’ın pırıltılı sokaklarından, Ermenice sloganlar, mumlar ve meşaleler eşliğinde yürüyorduk. Grubumuzda Avrupa’dan ve Türkiye’den gelmiş insanlar vardı. Sarkis onlara bir yandan önünden geçtiğimiz binaları tanıtıyor, diğer yandan da Türkiye sol hareketi, Kürt hareketi ve Zazalar üzerine fikirlerini paylaşıyordu.

Daha ilk günümde Soykırım Anıtı’na oldukça heyecanlı bir şekilde vardım. Tatlı bir yorgunlukla da evimin yolunu tuttum. Zira ev anıta çok uzak değildi.

24 Nisan 2013 – Sarkis’in “Türkiye Delegasyonu” adını verdiği grup ile çiçeklerimizi alıp anıta çıkmaya başladık. Grubumuzda Almanya Soykırım Karşıtları Derneği üyeleri ile Türkiye’den Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi üyeleri anıta çelenk bıraktıktan sonra, Sarkis grubu bir kenara çekti ve televizyoncularla konuşarak ilgilerini üzerimize çekti. Herkes az çok bir şeyler söyledi. Sona ben kaldım.

Sarkis:
“Sen de bir şeyler söylemek ister misin?”
“Olur söyleyeyim.”
Muhabire döndü ve;
“Armenak da dün İstanbul’dan geldi. Artık burada yaşayacak.”
Muhabirin ilgisini çekmiş görünüyordu. Sarkis muhabir ile benim aramda çevirmenlik yapmaya başladı.
“İlk defa geliyorsunuz. Peki ne hissediyorsunuz?”
“Hem hüzün hissediyorum, hem de öfke. Ancak politik sebeplerle öfkemin ağır basmasını sağlıyorum.”
“Bu öfkenizle burada ne şekilde yaşamayı düşünüyorsunuz?”
“Bakın; bir geçmişte olmuş olan soykırım vardır, bir de gelecekte olması planlanan. Bizi topraklarımızdan kazıyıp atmak isteyen insanlar var. Bize yaşam hakkı tanımayan insanlar… İşte bu öfke, her ne pahasına olursa olsun topraklarımıza tutunmak ve onların planlarını boşa çıkarmaktır. İşte ben buradayım. Halkımlayım. Devletimiz koruyucu kalkanımızdır. Onu güçlendirmek için buradayım. Nükleer bomba da atsalar, bana geri adım attıramazlar. Hiçbir yere gitmek yok.”
“Sizin soykırımda yitirdikleriniz var mı?”
“Hayır yok.”
9-4a.png
Konuştuğum Armenia TV kanalıydı ve konuşmamız canlı olarak yayınlandı.

Oradan Soykırım Müzesine gittik. Sarkis merakla etrafına bakınan ziyaretçilere sunumlarda bulundu. Anıt dönüşünde ise yolda doksan bir yaşında bir dedeyle, elinde beyaz karanfillerle tek başına yürürken karşılaştık. Dikkate değer bir görüntüydü bizler için. Yanına gidip tanıştık. Adı Ferhat Solomon’du. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince bize “Ölmeden önce Türkiye'nin soykırım için özür dilediğini görürsem gözlerim açık gitmeyek. Mutlu öleceğim.” dedi. Onunla birlikte resim çektirip merkezde bulunan Opera Binasına döndük. Soykırıma ithafen bir konser veriliyordu. Senfonik bir orkestrayı balkondan izledim. Etkileyici bir ses düzeni vardı. Üç katlı salon tamamen dolmuştu ve bir kısım insan ayakta izliyordu.

Konserden sonra ufak gruplara bölündük. Benim bulunduğum grup yemek yemeğe bir Gürcistan restoranına gitti. Yemek yerken birden restoranın televizyonda, gündüz Soykırım Anıtı’nda konuşma yapan arkadaşlardan birini gördük. Onun konuşmasından sonra da benim konuşmamı yayınladılar. Dublaj yapılmıştı. Kendimi televizyonda Ermenice konuşurken görmek beni oldukça şaşırttı. Anlaşılan o ki ikimizin konuşması beğenilmiş ve akşam haberleri için üzerinde özel olarak çalışılmıştı.

Devlet televizyonunda aynı gün iki kez görünmek yetmemiş gibi, en çok seyredilen özel kanallardan biri olan Kentron TV’de bir tartışma programına seyirci olarak katıldım. Bir tarafta “Ermenistan Türkiye ile Soykırımın tanınmasını beklemeden diplomatik ilişki kursun.” diyenler; diğer tarafta “Türkiye Soykırımı tanımadan diplomatik ilişki kurulamaz.” diyenler bulunmaktaydı. “İlişki kurulamaz.” diyenlerin tarafına oturacak oldum ama, grup olarak birlik beraberliği bozmamamız gerekti. Neyse ki beni konuşturmadılar. Mikrofon uzatsalardı orada neler derdim ve nerede dururdum kestiremiyorum.

Ermenistan’a gelmeden önce iki adet pantolonum vardı ve ikisi de yırtıktı . Birini atmış, diğerini ise giyip gelmiştim. Yırtık da bacaklar açık oturmamayı gerektiren bir yırtıktı ve bana stüdyonun ortasında bir yer bırakmışlardı. Memlekete gelir gelmez kameraların karşısına oturur halde geçeceğimi bilmiyordum. Bana ayrılan yere oturdum ama, kollarımı da bağlayıp rahat edemiyorum. Sürekli bir çaktırmadan ellerimle örtme halindeyim. İçimden de, “Yarın ilk iş yeni bir pantolon almak.” diyordum. Henüz alacağım o kotun İstanbul-Merter’den gelmiş bir kot olacağından habersizim.
9-3e.png
Tartışmanın birinci saatinden sonra Sarkis de tartışmaya katıldı. Abluka, deprem, savaş gibi zorluklar yaşamış bir devletin birinci önceliğinin soykırım olmadığını söylüyor; bu konuda atılması gereken adımlardan öncelikle diasporanın sorumlu olması gerektiğini dile getiriyordu.

“Ermenistan’ı tüm Ermeniler vatan olarak görmeli mi?” konusu tartışılırken mikrofonu aldı ve beni işaret ederek konuşmaya başladı.

“Dün buraya sürekli yaşamak için Türkiye’den geldi. Dün! ‘Gitmemek üzere geldim.’ diyor. İşte bu çocuk, Armenak. Tek bir kelime Ermenice bilmiyor. İlk söylediği şey, ‘Askere ne zaman gidiyorum?’ Ama ben Suriyeli Ermenileri de gördüm. ‘Ermenistan vatandaşı olmak istiyorum ama askere gitmek istemiyorum.’ diyorlar. Anlamadım, bu ne demek!”

Aynı programda Türkiye’den gelen araştırmacı-yazar Sait Çetinoğlu, Hrant Dink’in avukatı (ve aynı zamanda CHP milletvekili Selina Doğan’ın eşi) Erdal Doğan, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi adına Bülent Müftüoğlu, Almanya’dan Soykırım Karşıtları Derneği adına Selay Ertem de Sarkis aracılığıyla konuşma yaptılar.

Program bittiğinde Taşnak Partisi Uluslararası Sekreteri Giro Manoyan yanıma geldi ve elimi sıktı. Kendisinin beyanatlarını Türkiye’de İngilizce olarak takip ediyordum. Ayaküstü Suriye Ermenileri üzerine yaptığı bir açıklamaya dair kısa bir sohbette bulunduk.

Binadan çıkarken tekrar “grubumun” arasına girdiğimde Sarkis bana bir açıklamada bulundu: “Taşnakların bir numaralı düşmanıyım ben!”
[9:4] “İYİ TÜRKLER” "KÖTÜ TÜRKLER"E KARŞI
9-4a.png
Sait Çetinoğlu ve Erdal Doğan, konuşma yapmak üzere, Yerevan Devlet Üniversitesi öğrencileriyle buluştu. Özellikle Türkoloji, tarih, uluslararası ilişkiler gibi bölümlerden öğrenciler için, oldukça değerli konuklardı. Ben de amfide önlerde yerimi aldım. Konuşmacılar mücadelelerini, düşüncelerini aktarıyor, öğrenciler de sessizce dinliyordu.

Program bittiğinde dağılmakta olan öğrenciler arasından biri gülerek yanıma yaklaştı. İyice yaklaştığında onu tanıdım. Bu kendisinden üniversite okumaya dair bilgi aldığım Muraz’dı. Konuşmacılarla birlikte, “Türkiye Delegasyonu”nun üyeleri olarak Tarih Bölümü Dekanı’nın odasında ağırlandık. Ermeni konyakları, meyveler, tatlılar ve birçok çeşidin donatıldığı masayı görünce, oldukça özel bir muamele gördüğümüzü düşündüm. Oysa benzer bir masayı, bir misafir olarak gittiğim pek çok yerde tekrar tekrar görecektim.

Bir yandan konyağın ve meyvelerin tadına bakarken, diğer yandan da Muraz ile sohbet ediyordum. Sarkis beni dekana tanıtırken, “Armenak da üniversiteye başvuru yapacak.” dedi. Dekan bunun üzerine, “Eğer tarih bölümünü seçersen sana kolaylık sağlarız.” dediğinde, nazikçe geri çevirdim; “Teşekkürler efendim. Ancak ben geçmişe değil, geleceğe bakmayı seviyorum.”

Tarih ile ilgilenmek benim için yalnızca bugünü daha iyi anlamak için bir araçtı. Geleceği anlamaya, tahmin etmeye ise daha fazlası gerekiyordu. Cezaevinde de yaşam enerjimi geleceğe dönük hayaller kurarak koruyabilmiştim. Devlet üniversitelerinde tarih bölümü gibi fütüroloji bölümü de olsaydı, belki bana cezaevinde yarar sağladığı gibi, toplumlara da umulmadık katkılar sağlayabilirdi. Ama bu kimsenin aklının ucundan bile geçmiyor görünüyordu.

Yerevan Devlet Üniversitesi’nde öğrencilerle buluşulduktan sonra sıra “halkla” buluşmaya geldi. Yine aynı konuşmacılar, bir de halka açık bir toplantı salonunda benzer şeyleri anlattılar. Sarkis konuşmasında Agos’un sayfalarını açarak, dinleyicilere Kütahya Valisi Ali Faik Bey’i gösterdi. Türkler arasında “duyarlı, vicdanlı, namuslu insanlar” da olduğunu, tümden Türklerin karalanamayacağını dile getiriyordu. Tanıtımını yaptığı insanlar da bu söylemin bir parçasıydı.
9-4b.png
O halde Türkleri Ermeni perspektifinden basitçe ikiye ayırmak mümkündü: “iyi Türkler” ve “kötü Türkler”. Böylece mücadelenin çerçevesi Türkler ile Ermeniler arasında çizilmiyordu. Bu, Ermenilerin her daim kaybetmeye yazgılı olduğu bir rekabet olurdu. Mücadele “iyi Türkler” ile “kötü Türkler” arasında geçmeli, Ermeniler ise “iyi Türkler”e her türlü desteği vermeliydi.

Peki “iyi Türkler” mücadeleyi kazanırsa sonuç ne olacaktı? Ne olması isteniyordu? Buna dair ipuçlarını “iyi Türkler”in anlatımlarında görebiliyordum. Çünkü kullanılan dile ve satır aralarına biraz yakından ve dikkatle bakıldığında, “iyi Türkler”in kendilerinin Türklükle ciddi problemleri var görünüyordu. Sanki “Türk olmak” hayatta başlarına gelmiş en kötü şey gibiydi ve bir Türk ancak Türklere herkesten daha acımasız olabilirse eğer, “iyi bir Türk” oluyor ve böylece “atalarının günahları”ndan arınarak Ermenilerin saygısına layık oluyordu. Hal böyle olunca, “iyi Türk” olmanın bir sonraki adımı ne olsa gerekti acaba? “Armenak” olmak mı?! Tüm Ermenileşme çabalarıma rağmen, vardığım yer yoksa sadece bu “iyi Türk” cinsinin mutasyona uğramış yeni bir türü olmak mıydı?

Kameralar karşısında “Türk” olarak konuşanlar, akşam sofralarında pekala Ermeni ya da Rum çıkabiliyordu. Sarkis ise bana bir gün evinde konuyla ilgili olarak, “Türk olarak daha işime yarıyorlar.” diyecekti. Belki ben de gelecekte kullanılmak üzere onun yedek kulübesindeydim.
[9:5] “VATAN MİLLET, BUNLAR HİKAYE!”
9-5a.png
“Delegasyon”umuzun üyelerinden biri de kırk küsur yaşlarında, rock’çı bir İstanbul Ermenisiydi. Opera binasında soykırıma ithafen yapılan halka açık klasik müzik dinletisi esnasında yanımda oturmaktaydı. Belki bir gün önceden uykusuz olduğundan, belki müzik zevkinin uymamasından, belki de başka bir sebeple yanımda uyukluyordu. Yerevan sokaklarında grup halinde yürürken bir ara sohbet ettik.

“Vatan millet, bunlar hikaye. Ben anarşistim!”
“Pardon abi de, Sarkis abi senin vatandaşlık başvuru işlemlerin için koşturuyor. Dışişleri Bakanlığı ile, polis amirleriyle muhatap oluyor. Neden?”
“Ee Türkiye’de ‘Sen Türkiye vatandaşı değil misin?’ dediklerinde, ‘Ne var lan, al! Ermenistan da vatandaşıyım.’ demek için. Pekala Bulgaristan vatandaşlığı da olabilirdi.”

Sohbetin sonlarına doğru ise artık iyice bu vatandaşlık işini alaya alıyordu.
“Şimdi [Ermenistan’da] vatandaş olacağım ya, sonra Türkiye’ye, vatanımdan uzaklara yani, ‘gurbete’ gideceğim. Yalaaaaan! Ha ha…” 
[9:6] ŞEHİTLER MEZARLIĞI
9-6b.png
Sarkis grubun üyelerinden E. Yeşilyurt ve beni Yerablur adı verilen bir şehitler mezarlığına götürdü. Aldığım çiçeklerden bir kısmını Andranik Paşa’nın mezarına, bir kısmını Monte Melkonyan’ın mezarına koydum. Akabinde, 2004 yılında Macaristan’da NATO’nun Barış İçin Ortaklık programı kapsamında kalmakta olduğu otel odasında uyurken, Azerbaycanlı subay Ramil Safarov tarafından baltayla öldürülen Gurgen Margaryan’ın mezarının önüne geldik. Sarkis eline fotoğraf makinesini alıp Yeşilyurt’un birkaç resmini çekti ve bana dönüp, “Geç senin de resmini çekeyim.” dedi.

“Hayır istemiyorum.”
“Neden?”
“Benim için burada yatan bu kadar Karabağ şehidinin yanında özel bir konumu yok!”
“Bu da tam Türk solcusu çıktı!”

Oradan da bizi mezarlığın içinde farklı bir noktada bulunan, temsili “ASALA şehitleri” mezarlığına götürdü. Kilden yapıldığını sandığım üçken bir heykelin en üstünde, Sardarapat savaşında 24 saat çalan kilise çanlarına gönderme yapan bir çan, altında kalaşnikof motifleri ve onun da altında “tarihi Ermenistan”ı temsil eden bir harita bulunmaktaydı. “Bunu buraya biz yaptırdık.” dedi. “Biz” derken neyi kastediyordu anlamadım; sormadım da. Ne çiçek koydum, ne de resim çektirdim. Bunun sebebi şiddete dökülmüş siyasal iradeye karşı çıkmam değil, ASALA’nın üzerindeki Sovyet etkisi ile sol söylemlere başvurmasının bende yarattığı soğuk etkiydi.

Dönüşte Sarkis’e;
“Drastamat Kanayan’ın mezarı burada değil mi? Ben onun mezarını da ziyaret etmek istiyorum.”
“Bana bir daha Drastamat dersen seni vururum.”
“Neden?”
“Ben onun mezarına sıçarım! Andranik onun yüzünden Ermenistan’ı terk etmek zorunda kaldı.”
“…”

Bilmediğim bir konuya girmişti. Susmaktan başka yapacak bir şey yoktu. Ama yine de Drastamat’ın mezarına gitmeyi kafaya koymuştum.
[9:7] “SÜRYANİLERE BENZİYORSUN”
9-7a.png
30 Nisan günü Sarkis’in eşi Hasmik ile tanıştım. Ev sahibim akrabasıydı ve hem onu ziyarete gelmişti, hem de beni görmeye. Biraz İngilizce biliyordu ve beni gelir gelmez sorguya çekti. Tanıştığı kişilerin aile tarihlerinden sohbete başlamak, Ermeniler arasında sık rastlanır bir durumdu.

“Anne ne taraftan geliyor?”
“Ne zaman göçmüş?”
“Baba hangi şehirden?”
“Kim ne zaman katledilmiş, asimile olmuş?” vs…

Böyle meraklı bir insanın karşısında pek fazla çare yok.
“Benim babam yarı Arnavut, yarı Rum. Ermeni olan annem.”
“İlk görüşte anlamıştım tam bir Ermeni olmadığını.”

Ne yalan söyleyeyim, ben de kendisini ilk görüşte Orta Asyalılara benzetmiştim. Geniş bir suratı ve hafif çekik gözleri vardı. “Ben yüzde yüz Ermeni'yim.” diyordu gururla. Daha da sıkıştırsa bir geri adım daha atacak ve “Sadece anneannem Ermeni.” diyecektim. Ama bir kez babamın Ermeni olmadığını itiraf edince, sanki halime acıdı ve daha fazla deşmekten vazgeçti.

“Ben seni ilk Süryanilere benzettim ama ‘Rum’ deyince sen, şimdi Rum’a da benziyorsun. Rum kiliselerinde gördüğüm resimlerdeki insanların burunları gibi burnun var.”

Oysa burnum daha çocukken benden üç yaş büyük kuzenimle boks yaparken kırılmış ve biraz kemerlenerek orijinal şeklinden çıkmıştı. Kim bilir, belki “Babam Gürcü.” deseydim, Gürcülere de benzer bir yan bulabilirdi.
[9:8] SOYADI ÖNERİSİ OLARAK “TEZCAN”
tezcian.png
Sarkis’in eşi Hasmik ve Olya evde oturup sohbet ederken, bu sefer konu “Ermeni olan anne tarafımın” soyadına geldi. “Tezcan.” dedim. Bu anneannemin kızlık soyadıydı. Ben Tezcan deyince, Hasmik ile Olya keyifle gülümsediler. TezcAN… Hatta biraz bükerek söyleyince kulakta bir TezcİAN izlenimi bile bırakıyor. Ne anlama geldiğini bilmeden, Ermeni soyadı sanarak, Hasmik konuya girdi:

“Bence vatandaş olduktan sonra soyadını Tezcan olarak değiştirmelisin?”
“Neden?”
“Geçmişine sahip çıkmalısın.”
Ekşimiş bir suratla…
“Immm… Tezcan soyadını almak istemem. Kendi istediğim bir soyadını almak daha uygun olur.”
“Neden? Geçmişine sahip çıkmak istemiyor musun?”
“Geçmişimdekiler geçmişlerine sahip çıktılar mı?”
“ … ”
Onlarda bir sessizlik, bende ise bir “asimile olmuş Ermeni” burukluğu…
[9:9] “ORDUYU LAĞVEDERİM.”
9-10a.png
30 Nisan 2013 – Sarin’e facebook mesajlarımdan:

Sarkis Abi ile geçenlerde biraz dış politika konuşma imkanım oldu. 2008 seçimlerinde Sarkisyan’a karşı Petrosyan’ı desteklediğinden, şimdi Raffi’yi destekleyebileceğini düşünüyordum. Ama öyle çıkmadı. Raffi için “Aptal’ın teki.” diyor. Raffi’nin seçimlerde vaat ettiği Karabağ’ı tanıma için, “Ermenistan tanısa ne olur? Dünyanın tanıması lazım. Bak, Türkiye KKTC’yi tanıdı da ne oldu?” dedi. Rusya-Amerika eksenleri için de şöyle diyor: “Biz zaten Rusya’nın elindeyiz. Resmen orospusu olmuşuz. İstediği gibi bizimle yatıyor. Ama Amerika soruyor. ‘Bu gece birlikte olalım mı? Sonuçta iki taraf da yavşak. Ermenistan’da biri çıkıp, Gürcistan’da Sakaşvili’nin yaptığı gibi Rusya’ya tersini dönse, Rusya panikler.” diyor. Dengeli davranıp, en fazla çıkarı sağlama derdinde. Benim, “Ne Sarkisyan, ne Raffi! Bırakalım bizi ordu yönetsin!” sloganıma ise, elbette karşı. Hem de tam tersinden bir cevap vererek: “Ben iktidarda olsam, orduyu lağvederim. Madem bizi Rusya koruyacak, bırakalım korusun.”
[9:10] YEREVAN’DA İLK ZAMANLAR
9-9a.png
Kulağımda Türkiye’de dinlemeye alıştığım Ermeni müzikleri, her gün Yerevan’ın mahallelerinde uzun yürüyüşlere çıkıyordum. Yürürken eski Sovyet binalarının yeni sistemle beraber nasıl deforme edilerek kullanıldığına tanık oluyordum. Üçüncü katta oturup da, apartmana dışarıdan oda ekletenleri bile görmek mümkün oldu. Suratlar, giyim tarzları, hal ve hareketler ve diğer pek çok şey günlük görsel araştırmalarımın parçasıydılar. Yerevan’ın merkezi ise daha renkli ve sıcaktı. Ne zaman bir heykele denk gelsem, “Evet işte o heykel! Görmüştüm resmini. Demek buradaymış.” diyordum.

Eve döndüğümde ise biraz piyano başında, biraz Ermenice kitaplarının içinde, bol bol da yeni edindiğim internet sayesinde facebook’ta zaman geçiriyordum. Olya ile işler ise çok da kolay gitmiyordu. Ermeniceyi yeni öğrenmekte olduğumu umursamadan, sık sık odasından yanıma gelerek, gerekli gereksiz bir sürü şey anlatıyordu. Bazen anahtar kelime olabilecek kelimeleri yazmasını istiyordum. Yazdıktan sonra da sözlükten bularak, bir anlam çıkarmaya çalışıyordum. Ama o kadar fazla konuşuyordu ki, hangi bir cümlesini anlamamın işime yarayacağını tam kestiremiyordum. Anlamadığımı söylediğimde de yüzünü asıp gidiyordu.

Eski püskü minibüsler oldukça ucuza yolcu taşıyordu. Lakin ayakta kalmak Türkiye’de olduğundan çok daha eziyetliydi. Alçak tavanlı minibüsler ulaşımın neredeyse %80’ine hakim olduğundan, ayakta kalmak demek, gideceğiniz yere kadar başınız eğik, iki büklüm gitmek demekti.

Marketlere ise bayıldım. Tavşandan paketlenmiş tavuk ayağına, sakatat çeşitlerinden domuz etinin her haline kadar seçenek bolluğu vardı. Türkiye’de çok sevdiğim halde, her istediğimde bulamadığım vişne, ahududu, böğürtlen gibi meyveleri bol ve ucuza bulabilmenin keyfini çıkarıyordum. Balıketini ise birkaç kaynaktan tedarik etmek mümkündü: Sevan gölünün balıkları, büyük akvaryumlarda yetiştirilen kültür balıkları, konserve balıklar, kurutulmuş balıklar, buzun içinde paketlerde ithal edilenler… İlk yediğim kırmızı ette aldığım tat ise beni şaşırttı. Etin kokusu da aroması da güçlüydü. Bunun eti aldığım kasap ile alakalı olduğunu düşündüm ilk önce. Ama daha sonra farklı kasaplardan aldığım ette de aynı koku ve lezzeti bulunca, bunun Kafkasya’ya has bir özellik olduğu kanısı güçlendi. İmkanlarımı zorlayıp ilk aylar karşılaştığım her değişik şeyi bolca tüketmeye çalıştığım için, gıdaya ciddi bir para gitti.

Serbest gezintilerim esnasında gözüme çarpan bir diğer şey de, Yerevan’ın lüks arabaları oldu. Spor arabaları bir yana koyarsak, İstanbul’da bile bu kadar Mercedes marka arabayı ve lüks jipi bir arada görmemiştim. Aynı cümleyi külüstür arabalar için de kurabilmek, Yerevan’da sosyal sınıflar arasında ayrımın oldukça belirgin olduğuna işaretti. Gezdiğim bazı marketlerde beş çeşit havyarla, ıstakoz ve diğer pahalı deniz ürünleriyle karşılaşmak da, bana net bir şekilde şu mesajı veriyordu: “Ermenistan’da her şey var! Sen paradan haber ver!”
[9:11] BİR GARİP VATANDAŞLIK BAŞVURUSU
9-8a.png
2 Mayıs 2013 – Sarkis, rock’çı anarşist ağabeyin işlerini hallettikten sonra, hazır ısınmışken, benim için de vatandaşlık başvurusunda bulunmayı önerdi. Ülkeye gelişimin onuncu günüydü. Oturum izni aldıktan sonra üniversite okumak, dili çok iyi öğrenmek, belli bir sosyal çevre edinmek ve ondan sonra kabul edileceğimden emin bir şekilde başvuruda bulunmak daha mı iyi olurdu acaba diye düşünüyordum. Sarkis ise Ermeniliğini kanıtlayan herkesin, ülkede zaman geçirmeksizin vatandaşlık talep edebileceğini söylüyordu. Türkiyeli bir Ermeninin Ermenilik kanıtı ise, kendimle beraber getirdiğim vaftiz belgesinden başka bir şey değildi. Patrikvekili Başpiskopos Aram Ateşyan da beni kabul etmeden önce, “Bizim kilisemizde vaftiz olman halinde, Ermeni olacaksın; herkes seni Ermeni kabul edecek.” demişti.

“Peki.” dedim ve işlemlere başladık. İsim değişikliğime dair mahkeme evrakı, teskere belgem, diplomalarım, kimlik belgelerim, vazftiz belgem vs. hepsi Türkiye’den apostillenmiş bir şekilde gelmişti ve Ermenistan’da Ermeniceye noter onaylı bir şekilde çevrildi. Geriye 29 sorudan oluşan soru formunu doldurmak kalmıştı. Ne Ermenice okuduğumu anlıyordum ne de Ermenice el yazısını biliyordum. Sarkis, eşinin akrabasının işletmekte olduğu bir konyak dükkanının arka kısmında bana sorup, benim adıma yazıyordu.

“Babanın adı?”
“Sadık Yüksel”
“Babanın babasının adı?”
“Muzaffer Kemal.”
“Muzaffer Kemal mi? Böyle Ermeni ismi mi olur? ‘Kemal’i atalım. ‘Muzaffer’ kalsın.”
“Ana adı?”
“Şule.”
“Annenin babasının adı?”
“Raşit.”
“Ha bak o olur. Ermenilerde Raşit var. Benim dedemin adı Agop Raşit. Her iki tarafa da Ermeni yazıyorum. Hem anne hem de baba tarafından Ermenisin.”
“Ya öyle demeyelim. Sadece anne tarafına Ermeni yazalım bari!”
“Karıştırma şimdi. Böyle daha iyi.”

Oysa en meşru cevap sadece annemin annesinin Ermeni olduğunu beyan etmekti. Elimde buna dair bir somut kanıt yoktu ama, en azından bir olasılık, bir inanç vardı. Bu durum taksiciyle, berberle, eczacıyla enstantane gelişen bir iki dakikalık sohbetlerde “Ermeniyim” demeye benzemiyordu ve pekala Ermeni devletinin beni kabul etmesi, bağrına basması için saf kan bir Ermeni olmam gerektiğini de düşünmüyordum.

Sarkis bir bilirkişi gibi formu kafasına göre doldurmaya devam ediyordu: “Sana ‘Berk’ adını verdiler çünkü korkuyorlardı. ‘Armenak’ adını aldın çünkü Armenak adında bir deden vardı. Tamam mı?”
9-8d.png
“Tamam” dedim ama, şaşkınlığım giderek büyümekteydi. Karşımda birçok kişiye vatandaşlık almasında yardım ettiğini söyleyen, “tecrübeli” bir kişi vardı ve formu doldurmaya devam ediyordu:“’Herhangi bir suçtan ceza aldınız mı?’ Şimdi bu soruya ‘Evet’ dersen uzar gider. Bir sürü yazışma olur. Hiç gerek yok. Sende ‘temiz kağıdı’ var mı; var. Öyleyse ‘Hayır’ diyelim.”“Abi yazsak daha iyi olmaz mı? Sonuçta devrimcilik yapmışım. Kötü bir şey değil ya!”“Bunlar anlamaz, bilmez öyle Parti-Cephe’ymiş falan. Ne kadar basit o kadar iyi.”

Oysa Ermenistan’a gelirken, aklımdan çok daha farklı şeyler geçiyordu. Belki de “çeyrek Ermenilik” iddiamı, diğer etnik kökenlerimi değil Ermeniliği seçmemi en iyi açıklayan şeydi o soruya “Evet” demek ve nedenini yazmak. Üstelik, süreç uzasa gitse ne olurdu? Bir yere yetişmiyordum ki. Ayrıca Ermenistan istihbaratının eski örgütümü hiç bilmiyor olmasını düşünmek gülünçtü. Bilmiyorsa bile pekala öğrenebilirdi. Ama Sarkis’in benim gibi başkalarını da vatandaş etme sürecinden edindiği bir yöntem vardı ve bana da anlaşılan aynısını uyguluyordu.

Ben birden hapis yatmamış hale gelince, sanki hiç liseden tasdikname alıp Muğla’da tekrardan lise okumamışım gibi oldu. Daha da beteri, lise ile askerlik arasında 5 yıllık kocaman bir boşluk oluştu. Bu tuhaf manzara için de Sarkis’in bir çözümü vardı: “Sorarlarsa çok hastalandın. Üç beş yıl hiçbir iş yapamadın.”

Şaşkınlığım endişeye dönüyordu. “Kesin reddedilecek.” diyordum içimden. Zira bana söylenen, dosyamın sadece dört beş ay Ermeni İstihbaratı’nın önünde olacağıydı.

Dönüş yolunda artık endişem kızgınlığa dönüşmüştü. “Yani bu kadar zorlamaya ne gerek vardı!” diyordum kendi kendime. Hayatımda “temiz bir sayfa”yı böyle mi açacaktım? Tüm benliğimle kendimi kollarına bırakmak istediğim Ermenistan ile ilişkim saçma sapan, gereksiz yalanlar üstüne mi kurulacaktı? Kızgınlığım düşündükçe artıyordu. Bunu bir şekilde düzeltmeliydim, ama ne yapabileceğimi de kestiremiyordum. Sonra kendimi teselli ettim: “Ok yaydan çıktı. Kabul edilmezsem de oturum izni ile yetinirim. Aradan bir süre geçince, adam gibi bir formu kendim doldurup tekrar denerim.”

Neyse ki bir takım hataları düzeltmek ve Ermenistan ile olan ilişkimi daha sağlam bir zemine oturtmak için gereken fırsat, gelip beni bulacaktı.
[9:12] SOLCU GÖRÜNÜMLÜ ERMENİ IRKÇISI
9-12b.png
7 Mayıs 2013 – Sarin’e facebook mesajlarımdan:

Sarkis’le de bugün epey sohbet ettim. Epey dediğime bakma, pek konuşturmuyor. Bağırıyor, çağırıyor, konudan konuya geçiyor ve sonra “Hiçbir sorduğuma cevap veremedin.” diyor. Bir acayip.

Nasıl ki sen bana “Beni Ermenilerden soğutuyorsun.” dediysen, ben de “Bu Sarkis beni Ermenilerden soğutuyor.” diyebilirim. Çok konuştuğundan değil ama, inanmadığım bir şekilde GENETİK ÜSTÜNLÜK üzerine nutuk atmasından dolayı. Ben ise COĞRAFİ ÜSTÜNLÜK tezini savunuyorum. Öyle ki Sarkis kafatası bilimine kadar götürüyor işi. Türk Antropoloji Enstitüsü’nün Ermeni versiyonu gibi. “%100 Ermeni kanı”, “Ermeni kafatası”, “Ermeni burnu”, “Ermeni geni” laflarını duya duya kusasım geldi.

“Hitler de Ari ırkının üstünlüğüne inanıyordu ve Yahudilerin üstün Ari kanını değersiz ve adi kanlarıyla kirlettiğini düşünüyordu.” dedim de ona bir şey demedi. O bir önceki konuya eklemeler yaparak devam etti.

Her neyse… Benim gibi düşünmek zorunda değil. Ben de onun gibi düşünmek zorunda değilim. Ermeniler arasında da kendisine “solcu” diyen insanlar içinde “ırkçılık” görmek beni şaşırtmıyor.

Lakin beni dışlayıcı bir tutumunu da görmüyorum. Aksine, çok yardımcı oluyor. Soranlara “Ermenidir.” diyor. Bunu Armenia TV ve Kentron TV kameraları önünde de yaptı. Bu destekleyici tutumu da göz ardı edemem.

Bu arada, Sarkis’in Kürtleri medeniyetsizlikte Türklerden ayırır yanı yok. Bunu da ekleyeyim. “Kürt kafası” ibaresini hakaret olarak kullanıyor. “Kürt çoban üniversite sınavında birinci oluyor.” dedim, “Yalan. Olamaz böyle bir şey.” dedi. Anlaşılan o ki, Kürdün genetiği böyle bir başarıya elverişli değil.
Sarkis’in evinden içim buruşmuş bir şekilde eve döndüğümde, Sarin’e bilgisayarımdan böyle serzenişte bulunmuştum. Y ile tartışırken güzeldi, çünkü facebook düşünceleri ifade etmek için eşit şartlarda ve özgür bir alan açıyordu. Ancak Sarkis öylesine bağırarak, bazen de sıkıştığında masaya vurarak konuşuyordu ki, kendi evinde saçları ağırmış bir adama aynı şekilde ses yükselterek ve bir yerlere vurarak tartışmak mümkün olmuyordu. Mecburen susuyor ve “zaferle” konuşmasını bitirmesini bekliyordum.

Y’in örtülü olarak ifade ettiği ve çekingen bir şekilde savunmaya çalıştığı tezleri Sarkis kendi evinin rahatlığında oldukça özgüvenli bir şekilde savunuyordu: ERMENİLER GENETİK OLARAK ÜSTÜNDÜR.

Diğer bazı ifadeleri şöyleydi:
* “Sana gösteririm. Bir Ermeninin yaptığı duvar işine bak, bir de bir Kürdün yaptığı duvar işine.”
* “Kürtler medeniyeti Ermenilerden öğrenmiştir.”
* “Türkler hâlâ Orta Asya’da çadırlarda yaşıyor. Bin yıl geçti hâlâ barbarlar.”
* “Coğrafya ile hiçbir alakası yok. Tamamen genetik! Bizler genetik olarak zekiyiz.”
* “Dünyada üstün iki millet vardır: Yahudiler ve Ermeniler. Zaten bu nedenle Yahudiler Türkleri kullanarak Ermeni soykırımını gerçekleştirdi. Neden? Çünkü bir ipte iki cambaz oynamaz! Yahudiler her alanda Ermenilerle rekabet etmek zorundaydı. Bundan kaçmak için Ermenileri ekarte etme yoluna gittiler.”

Sokaklarda yürürken birbirinden çok farklı görüntüde insanlarla karşılaştığımı, Ermeni toplumunun genetik olarak homojen olmadığını söylediğimde itiraz etti:

“Bir daha bak. Hepsi birbirine benzer. Bana da baktığında hemen Ermeni olduğum anlaşılır. Fransa’dayken yanıma gelir ve ‘Siz Ermeni misini?’ diye sorarlardı.”
“Bu ırkçılık değil mi?” diye sordum. Cevabı şu oldu:
“Biz millet olarak ırkçı olamadığımızdan kaybettik zaten.”

Oysa Facebook sayfalarını açtığımda hiç de böylesi söylemleriyle karşılaşmıyordum. Bu daha çok tartışmaların satır aralarına sıkıştırdığı bir şeydi. Tutuklandığında serbest bırakılması için uluslararası desteği Che Guevara tişörtüyle bol bol resim çektirerek istemişti. Sorulduğunda ise o bir “Ermeni yurtseveri”ydi; bir “Ermeni solcusu”, hatta bir “komünist”!
[9:13] OTOKTON MİLLET, ÜSTÜN ZEKA
9-13a.png
Sarkis’in evinde sohbet ettiğimiz bir gün, neden Armenak ismini seçtiğim gündeme geldi. “Devrimci” bir geçmişe sahip olduğum için, TKP/ML komutanı Armenak Bakırcıyan’ı kendime isim babası olarak seçmiş olabileceğime dair bir kanaati vardı.

“Armenak” ismini seçmemin bu sosyalist “komutan” ile hiçbir ilgisi olmadığını, Ermenilerin kökenine dair tartışmalarda, Balkanlardan gelen Armenler’in, Ermeni mitolojisinde Armenak olarak ifade edildiğine dair teoriden etkilendiğimi söylediğimde bana, “Kim ki ‘Ermeniler dışardan gelmiştir.’ der, o Türkiye’ye çalışıyordur!” dedi. “Biz hep buradaydık. Burada var olduk. Hiçbir yerden gelmedik.” diyerek devam etti.

* * *

Milletlerin aralarındaki gelişmişlik farkının kökeni olarak coğrafi üstünlüğü öne sürmeme karşılık onun genetik üstünlüğü öne sürmesi sonrasında eve dönüp araştırmaya başlamıştım. Acaba dediği gibi milletler arası IQ farkı varsa, bu fark mevcut gelişmişlik farkını açıklayabilecek kadar bariz miydi?

Sarkis gibi bu soruya “Evet!” diyenlerden biri “Amerikan Rönesans” adlı online derginin editörü Jared Taylor’dı. “Irklararası zeka farkı” adlı bir youtube videosunda Taylor, beyazların siyahlardan, Kuzeydoğu Asyalıların ise beyazlardan daha zeki olduğunu iddia ediyordu. Asya ve Avrupalıların Afrikalılardan daha fazla beyin hacmine sahip olduğuna dair bilimsel bulgulardan bahsediyor, bunun da daha fazla beyin hücresi demek olduğunu anlatıyordu. Yine Taylor’a göre dünyanın en zeki etnik grubu Aşkenazi Yahudilerdi.
9-13b.png
Taylor’un kaynaklarına göz attığımda, seksenden fazla ülkede araştırma yapmış İngiliz psikoloji profesörü Richard Lynn ile karşılatım. 813 bin 778 test edilmiş kişi üzerine yaptığı araştırmaya dayanarak yaptığı derecelendirme, Sarkis’in bazı iddalarını destekliyor görünürken, bazılarını da fena halde hırpalıyordu.

Bu derecelendirmeye göre 94 IQ ortalamasıyla Ermenistan 90 IQ ortalamasındaki Türkiye’yi geçiyordu. Azerbaycan’ın 87 IQ ortalaması da pekala Ermenileri memnun edebilecek cinstendi. Lakin, bir Orta Asya devleti olan Kazakistan da Ermenistan ile aynı IQ seviyesine sahipti. Dahası, biraz daha doğuya ilerlendiğinde, ikinci bir Orta Asya devleti olan Moğolistan 101 IQ ortalamasıyla Ermenilere de Türklere de fark atıyordu. Doğu Asya’ya vardığımızda ise, Aşkenazi Yahudilerden sonra dünyanın en zeki insanlarıyla karşılaşıyorduk: Çinliler ve Japonlar 105 IQ, Güney Koreliler 106 IQ, Singapur ve Hong Konglular 108 IQ ortalamaya sahiptiler. Aşkenaz Yahudilere gelindiğinde ise IQ ortalamaları 107 ile 115 aralığında ölçülmüştü. Bu durum da Sarkis’in “üstün iki millet mücadelesi” anlatısına ters bir tablo ortaya koyuyordu.

Bir sonraki buluşmamızda kendisine teorisini incelediğimi ve bir önceki tartışmamızda halklar arasında zeka farkı olmadığına dair iddiama ters bulgularla karşılaştığımı söylediğimde gülümsedi. Muhtemelen bu, onca hararetli tartışmadan sonra yola gelmekte olduğuma dair olumlu bir işaretti. Lynn’in zeka sıralamasını sunmaya başlayınca yüzü düştü. İlk yorumu, “Dalga geçiyorsun!” oldu.

“Çinliler mi zekiymiş!? Adamlar doğru düzgün araba kullanmayı bile beceremiyor!” 
[9:14] AREVİK
9-14a.png
14 Mayıs’tı. Sarkis ile “Antep” adında bir restoranda lahmacun yedikten sonra Hınçak Partililer ile buluşmaya gittik. O gün Arevik adında bir Türkoloji öğrencisi de tanışmak üzere Sarkis ile randevulaşmıştı. Gittiğimiz mekanda partililerle sohbet ederken, beni de Arevik ile tanıştırdı. Yirmi üç yaşındaydı ve üçüncü sınıfa gidiyordu. Karabağlıydı. Sarkis ile Türkçe konuştuğumuzda çoğu şeyi anlıyor görünüyordu ama iş konuşmaya gelince pek de iyi sayılmazdı. Sarkis bizi birbirimizle tanıştırırken Arevik’e: “Al işte sana Türkiye’den gelen adam. O da Ermenice öğreniyor. Sen ona Ermenice öğret, o sana Türkçe öğretsin.” dedi. Bu öneri benim de kafama yattı çünkü Olya’ya Ermenice üzerine soru soramıyor, sorsam verdiği cevabı anlamıyor, anlasam üzerine ettiği bir ton laf nedeniyle sorduğuma pişman oluyordum.

Sarkis Hınçak Partisi mensuplarına biraz benden de bahsetti. Vatandaşlık başvurusunda bulunduğumu ve ileride soyadımı da değiştirmeyi düşündüğümü öğrenen partililer bana bir soyadı önermekten geri durmadılar: Armenak HINÇAKYAN !!

15 Mayıs’ta Arevik ile buluşarak karşılıklı derslere başladık. Beraberinde bana ilkokul çocuklarının kitaplarından getirmişti. Bu nedenle ilk öğrendiğim Ermenice kelimelerin arasında hulohopun Ermenicesi gibi pek de kullanışlı olmayan kelimeler de oldu. Ben de onun telaffuzunu düzeltiyor, yanlış yerde kullandığı kelimeleri gösteriyor, Türkçe deyimleri öğretiyordum. Eve döndüğümde ise resimli ilkokul kitabını açıyor; gülmekten kendini tutamayan Olya’ya, ciddiyetle yeni öğrendiğim kelimeleri elimle çocuk kitabındaki şekilleri göstererek sıralıyordum.

* * *

Sarkis’in beni Arevik ile tanıştırmasının bir faydasını da mali açıdan gördüm. Sohbetlerimizden birinde Yerevan’ın Avan semtinde 30.000 Dram’a kaldığını öğrendim. O ise kaldığım Acapnyak semtinde bir odanın neden 80.000 Drama kiraya verildiğini merak ediyordu.

Henüz Pendik’te teyzemin evinde kalırken, Sarkis ile skype’ta ilk görüşmelerimizi anımsıyordum. Onu dinlerken aldığım notlardan birinde, Olya’nın evinde bir öğrencinin 25.000 Dram’a kaldığını, daha sonra ise ikinci bir öğrencinin gelerek, birlikte toplam 40.000 Dram vermeye başladıklarını söylediğini not etmiştim. Bütçemi açıklayıp, yemek, elektrik, su, ısınma içinde aylık 80.000 Dram’a kadar çıkabileceğimi söyledikten sonra, Yerevan’a vardığım ilk gün aylık kiram 80.000 Dram olarak açıklandı! Ama yemek dahil değildi.

Arevik’e yaşadığı evi görmek istediğimi söyledim; kabul etti. Bir dersimizi onun dairesinde yaptık. Dev bir binada, koltukları, masası, sandalyesi, halısı vs. ile eşyalı tek bir odadan ibaretti. Gayet de iş görür durumdaydı. “Bir sonraki dersi benim kaldığım yerde yapalım.” dedim; “Gel sen de benim yaşadığım yeri gör.” Böylece bir gün sonra Arevik benim misafirimdi. Ona aldığım kurabiyeleri servis ettim. Piyanoda nasıl salladığıma dair örnekler sundum.
9-14b.png
“Ee? Evi nasıl buldun?”
“Ufak. Eski eşyalar. Bulaşık makinesi yok. Çamaşır makinesi yok. 80.000 Dram verilmez bu eve.”
“Ama elektrik, su, ısınma masrafı içinde.”
“5-10.000 Dramlık mebla bu. Yine fazla veriyorsun.”
Ah Sarkis ah!
“Taşınayım o zaman ben.”
“Bence de taşın. 50.000’e daha iyi yer bulursun.”

* * *

Arevik’in Vahan adında bir erkek arkadaşı vardı. Benimle tanışmasından kısa bir süre önce ilişkileri başlamıştı. Arevik beni de bazen ders sonrası alıp Vahan’la buluşmasına götürüyordu. Çocuk elinde çiçekleriyle kız arkadaşıyla buluşmayı beklerken, yanında beni buluyor; ilişkilerinin en heyecanlı döneminde, kızın abisi gibi beni de yanında gezdiriyordu.

Vahan İngilizcesi iyi, fotoğraf çekmeye meraklı, efendi-uslu bir çocuktu. Bir keresinde pizzacıda oturmuş, hep birlikte sipariş beklerken bana Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu sordu. Basmakalıp bir şekilde, Türkiye’ye her ne kadar yüklenirsem o kadar iyi anlaşacağımızı düşündüm.

“Çok kötü. Berbat!”
“Nesi berbat?”
“Nasıl yani? Her şeyi berbat işte!”
“Anlaşılan sen çok dolmuşsun. Bu kadar da kötü olduğunu sanmıyorum.”
“Nasıl sanmıyorsun?? Türkiye’den bahsediyoruz burada.”
“Evet ama kötü şeyler görmek istersen kötü şeyler görürsün. Bence sen iyi yanlarını kaçırmışsın.”

Afalladım!! Yeni tanıştığım bir Ermeni genci beni Türkiye’nin iyi yanlarını kaçırmakla eleştiriyordu! Bu bir ölçüde, Ermenistan kamuoyuna dair önyargılarıma indirilmiş bir darbeydi. 
[9:15] %37,5 İNDİRİM
9-15a.png
Arevik’in telkinleri doğrultusunda yeni bir ev bakmaya başladım. Ev ilanlarının olduğu bir gazeteden beğendiğim ilanları Arevik arayıp konuşuyordu. Uygun gördüklerimizi ise birlikte görmeye gidiyorduk.

Bu arada Sarkis’i arayıp yeni bir ev baktığımı kendisine bildirdim. Nedenini ise öğrenci olduğum için daha düşük fiyatlı bir daireye geçmek durumunda olmak olarak ifade ettim. Bana “yardımcı olup” bulduğu evin gerçek fiyatına ise girmedim. Takip eden günlerde Sarkis ile buluşup konunun detaylarını konuştuk. Kiranın normalden yüksek olmasının nedenini, kışın ısınma giderlerinin çok yüksek olmasıyla açıkladı. Zira yazın da kışın da aynı miktarda kira ödeyecektim. Ermenistan’da düşük doğal gaz fiyatıyla ortalama bir evin, ortalama bir kış ayında, ortalama ısınmasının az çok ne kadar edebildiğine dair de Arevik’ten aldığım bilgiler vardı ve bu bana ifade edilen “gerekçe”nin de pek gerçekçi olmadığını gösteriyordu; ancak ses etmedim. Sarkis “Olya’nın mağduriyeti”nden de bahsetti. Öyle ansızın ev aramaya başlayamayacağımı vurguluyordu. Bir başka yere gitmeden “en az iki ay önce” haber vermeliydim ki, Olya mağdur olmasındı.

Sonunda bir görüşme de evde yaptık. Sarkis Olya ile aramda çevirmenlik yaparak bizi uzlaştırmayı denedi. Sonuç da aldık. 80.000 Dram olan aylık kiram, yine tüm faturalar içinde 50.000 Dram’a düştü! Evde piyano oluşu, binanın sessizliği ve Ajapnyak mahallesini seviyor olmam nedeniyle, ben de ev arayışımı terk ederek evde kalma kararı aldım. Fiyatta normalleşme keyfimi yerine getirmişti ve evin Sovyetlerden kalma kırk yıllık arızalı tuvaletini yenileyeceğim tuttu.
[9:16] “DİREN GEZİ PARKI”
9-16b.png
Sosyal medyada Gezi Parkı’ndaki ağaçlara sahip çıkılması için çağrı videolarıyla ilk karşılaştığımda, açıkçası bu pek ilgimi çekmedi. Bir süre sonra polis ile göstericilerin karşı karşıya kaldığını gördüm. Parkta kalan “direnişçi”lere baktığımda ise, aktivist hippilerden başka bir şey görmüyordum. Dahası direnişin 3. gününde “kitap okuma eylemi” sırasında bazı göstericilerin polisin yüzüne doğru kitap uzatmasında bir aşağılama algılamış, polis ile empati kurmuştum. Ama takip eden günlerde direnişçi gruba katılım arttıkça ve polis müdahale ettikçe olayın rengi de, duygularımın yönü de değişmeye başladı.

Haziran ayı başlarında artık çeşitli partiler, sivil toplum kuruluşları, taraftar grupları, yasadışı örgütler, anarşistler, çevreciler vb pek çok kesim, “Gezi Parkı Direnişi”ni sahiplenmişti. İş parkın ağaçları falan olmaktan çıkmış, iktidara yönelik bir gösteri halini almıştı. Eylemcilerle aramdaki psikolojik mesafe ve soğukluk da büsbütün kalkmıştı ve gün boyu bilgisayarın başında olayları hop oturup hop kalkarak takip ediyor, ben de bir şeyler yapmak istiyordum.

Sonunda kalktım ve kırtasiyeden bir mukavva ile bir marker kalem aldım. Yerevan’ın merkezinde Gomidas heykelinin bulunduğu parka gittim ve çimenlerin üzerinde mukavvaya “DİREN GEZİ PARKI” yazıp, alta da lokasyonumu belirttim: ERİVAN.

Sıra resim çekilmeye geldi. Banklarda oturan bir adamın yanına gidip resmimi çekmesini rica ettim. Gomidas heykeline iyice yaklaşıp poz verdim. Adam birkaç kez farklı açılardan resim çekerken, bu durum parkta oturan diğer insanların da dikkatini çekti. Neden mukavvanın üzerinde Yerevan değil de Erivan yazıyordu ki? Adam resmimi çektikten sonra telefonu geri verirken, yaşlı bir ninenin kötü kötü bakıp söylenmekte olduğunu gördüm. Yanına yanaşıp kötü bir Ermenice ile “Sorun yok babaanne. İstanbul’da eylem var. Ben de destekliyorum.” dedim.

Eve dönüp resmi herkese açık olarak facebookta paylaştığımda içim biraz rahatladı; çünkü ben de böylece bir şey yapmış oluyordum. Resim o paylaşım nehrine karıştığı gibi, hızla paylaşılıp beğenilmeye başladı. Birkaç gün sonra ise ülkücü birinin sayfasında resmimi gördüm. Şöyle bir yorum ile paylaşmıştı:

“Bakın ben size diyordum bu ‘Gezi’nin arkasında Ermeniler var’ diye ama inanmıyordunuz. İşte bakın, bu da kanıtı!”
[9:17] POLİS SAVUNUSU
9-17a.png
Gezi Parkı olayları esnasında tansiyonu yüksek seyreden siyasi atmosfer ve polis ile göstericilerin her gün yeniden yeni bir şekilde karşı karşıya gelmesi bir noktada polis düşmanlığını büyütüp besledi ve var olanı da en çıplak haliyle ortaya koydu. İşini düzgün yapmayan, hukuk dışına çıkan polislerin eleştirisinden farklı olarak, polisliğin kendisini hedef alan yorumlar, alıntılar bir noktada çok sık karşıma çıkmaya başladı. “Polis, simit sat, namusunla yaşa!” diyordu biri. Bir başkası Ulrike Meinhof adındaki bir Alman kadın militanın sözlerini alıntılıyordu: “Polisler domuzdur. Üniforma içindeki tip, insan değil bir domuz olduğu için onunla çatışmamız gerekir. Yani onunla konuşacak bir şeyimiz olamaz. Zaten bu kişilerle konuşmak da yanlıştır. Elbette ki ona ateş edilebilir.”

Bu ve benzeri paylaşımlar üzerine 13 Haziran günü yine Facebook sayfamda bir Ermeni kadın polisin resmini paylaşarak üzerine şunları yazdım: “Son Gezi Parkı olayları ile birlikte Polis'e karşı eleştiriler yoğunlaştı. Bu eleştirilerin çoğunu haklı buluyorum. Haklı bulmadığım kısım ise, polis olmanın kendisini hedef alan yaklaşımdır. Anarşistseniz gayet tutarlısınız. Devleti minimuma indirmek ve Polis'i bir ‘Özel Güvenlik Şirketi’ne dönüştürmek isteyen sağlam bir neo-liberalseniz, ona da eyvallah. Ancak bunlar dışında, devletin şekli, niteliği ne olursa olsun Polis olacaktır. Bir devlet ‘demokratik hukuk devleti’ oldukça da, Polis'in kalitesi ve işlevi artacaktır. O nedenle, ‘devlet’ mekanizmasına karşı olmayan bir kimse olarak, polisliğin kendisine de karşı olmadığımı ifade ederim. Bu da böyle biline.”
[9:18] “PRUNUS ARMENIACA”
9-18a.png
17 Haziran günü Sarkis ile birlikte Eğitim Bakanlığı’na gittik. Üniversite başvurusu için gerekli belgeleri, ücretleri ve imkanları öğrendik. Aklımda Yerevan Devlet Dilbilim Fakültesi’nin Dilbilim ve Kültürlerarası İletişim bölümüne yazılmak vardı. Bu bölümün içinde de seçimler yapmak söz konusuydu. İngilizce, üzerinde uzmanlaşılacak dil iken, ikinci bir Avrupa dili de öğrenilecekler arasındaydı. Kültürlerarası İletişim alanında ise politik bilimler, uluslararası gazetecilik, uluslararası turizm ya da psikoloji alanlarından birini seçmemiz gerekiyordu. İyi bir İngilizce ve politik bilimler eğitimiyle beraber, bir politik çevirmene dönüşmek istiyordum. Bu fikir Sarkis’in de çok hoşuna gidiyordu. Zira sık sık basın açıklaması düzenliyor, programlara katılıyor, internette yazılar yayınlıyordu. İşine oldukça yarayabilirdim.

Eğitim Bakanlığı’ndaki yetkili, Yerevan Devlet Üniversitesi’ne bağlı hazırlık sınıfında bir yıl boyunca Ermenice öğrenmemi ve ondan sonra Dilbilim Fakültesi’ne gitmemi tavsiye ediyordu. Sarkis ise üniversiteden talep etmem halinde Ermenice derslerin İngilizce ders notlarını edinebileceğimi, sınavları İngilizce olabileceğimi, dahası her dersin yabancı öğrenciler için %30’unun İngilizce ve Rusça olarak telafi dersinin yapıldığını iddia etti. Madem İngilizce, Ermenice dersleri de vermem için yeterli bir araçtı, “nasıl olsa” birinci yılımda “bir şekilde” Ermenice öğrenecektim. Zorluk çeksem çeksem birinci sene çeker, ikinci sene diğer öğrencileri yakalardım. Ne diye hazırlık sınıfında bir sene kaybedecektim ki? Hele hele de yaş otuza gelip dayanmışken!

Yetkili Temmuz başında evraklarımı tamamlayıp getirmemi, durumu o zaman tekrar ele alabileceğimizi söyledi. Odadan çıkmaktayken kartını ve masanın üzerinde duran bir adet kayısıyı da gülümseyerek bana verdi. Ben de teşekkür edip kayısıyı aldım ve organik tarım bölümünden aklımda kalan Latincesini söyledim: “Prunus Armeniaca!”
[9:19] “GELECEK HEDEFLERİ”
9-19a.png
Temmuz başında lise ve yüksekokul diplomaları, transkript, vatfiz belgem, isim değişikliğine dair belgeler, TESOL sertifikam da dahil Ermeniceye çevrildi ve gerekli formlar doldurup Eğitim Bakanlığı’na hem mail hem de zarf içinde gönderilmek üzere hazır hale geldi. Bir de CV yazmam gerekiyordu. Ben yazdım, Sarkis Ermeniceye çevirdi. CV’nin sonu ise şöyle bitmekteydi:

“Gelecek Hedefleri:
* Ermenice, Türkçe, İngilizce, Rusça'da tam hakimiyet kazanmak
* Politik Bilimler alanında derinlikli kavrayış edinmek
* Her tür dilsel bilginin teknolojiden yararlanarak doğru ve hızlı çevirisini sağlamak
* Sivil Toplum Örgütleri, Düşünce Kuruluşları, Politik Araştırma Merkezleri ya da ilgili devlet kurumlarında kariyer imkanı bulmak”
[9:20] “DALINDAN DÜŞMEYE HAZIR BİR AYRILIK”
9-20a.png
Ermenistan’da yerleşim sorunumu çözmüş, oturum iznimi almış, üniversite müracaatımı yapmış, vatandaşlık talebinde dahi bulunmuş olarak, Ağustos sonlarına kadar Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Bu Sarin için de iyi olurdu. Akşam bilgisayar başında sohbet ederken, onu ziyarete geldiğimde (daha önce olduğu gibi) arkadaşlarının evinde kalıp kalamayacağımı sorduğumda cevap hiç de olumlu olmadı. Bana onu bırakıp gittiğim için soğuk olduklarını, dahası politik olarak aşırı milliyetçi bir çizgi takip ettiğimi, bu nedenle de evlerine gelmemi istemediklerini aktardı.

Bu solcu, devrimci ailenin beni “aşırı milliyetçi” bulmasını anlıyor, onlara bu politik tavırlarından dolayı hak vermiyor değildim; ancak Sarin’i bırakıp gittiğim için suçlanmak canımı sıkmıştı. Sarin’in aramızda yaşananları, ilişkimizin nereden nereye geldiğini o aileye olduğu gibi anlatmadığını düşünüyordum. Kim bilir nasıl bir hikaye sunmuştu ve ben onların gözünde şimdi böyle yok yere “bırakıp giden adam” konumuna gelmiştim. Hem ben ne kadar “suçlu” olursam o, o kadar “mağdur” olacaktı. O ne kadar “mağdur” olursa, yanında kaldığı aile ona muhtemelen o kadar sahip çıkacak, evini açmaya devam edecekti. Bunları düşündükçe sinirim bozuluyordu. Böylece aramızda yeni bir tartışma başladı.

Bir gün sonra Yerevan’dan İstanbul’a doğru ilerlemekte olan otobüste sessiz bir şekilde sadece camdan dışarıyı izliyordum. Oysa bu otuz küsur saatlik yolculuğun, öğrendiğim yeni kelimeleri tekrar etmek için iyi bir fırsat olacağını düşünmüştüm.

İlişkiyi bitirecektim. Başka yolu yoktu. Bu kadarı yetmişti artık. İçimi bir hüzün kapladı. “Doğal ortamım” dediğim yalnızlık duygusu tekrar yanıma sokulduğunda, beni korkuttu. Yalnızlıktan kaçmak istiyordum ve çareyi yatıştırıcı bir düşünceye sığınmakta buldum: ‘Sevgilim’den ayrılacaktım ama bu asıl sevgilime kavuşmak içindi! O Ermenistan’da, benimle tanışacağı günü bekliyordu farkında olmadan. Tek yapmamız gereken birbirimizi bulmaktı.

İstanbul’a varır varmaz, bilgisayarımı açtım ve Sarin’e bir mesaj yazdım: “Kırık dökükleri yapıştırmaya çalıştıkça elimizde daha da ufalandı. Uğraştıkça daha da acı çekiyoruz. Buna gerek yok. Olgunlaşmış, dalından düşmeye hazır bir ayrılık süreci var önümüzde.” O da geciktirmeden yazdığı cevabında, “Acı verse, verecek olsa da olanlar-anılar, sonlandırmak en makulü.” diyordu.
[9:21] TÜRKİYE MOLASI
9-21a.png
Sarin ile ayrıldıktan sonra hakkındaki gerçeği babam ve teyzemle paylaştım. Teyzem yalan söylediğini bildiğini, ama tam olarak neyin yalan olduğunu ayırt edemediğini söylerken, babam oldukça şaşırdı. Ama sanırım şaşıran sadece o oldu. Yalova’da halamla buluştuğumda ve durumu anlattığımda o pek de o kadar şaşırmış görünmüyordu. 9-10 ay öncesinde yanıma gelip, “Hiç bu güne kadar Sarin’in ailesinden biriyle görüştün mü?” diye soran da oydu keza.

Dedemin durumu ise beni üzdü. Kartal’da bir zamanlar onunla tavlada kıran kırana kapışırdık. O gün Yalova’daki evin balkonunda ise, artık ne attığı zarın farkındaydı ne koyduğu pulun yerini hesaplıyordu. Zar atmak da oynamak da anlamsızlaşmıştı. Onun beni “yenmesini” izlerken kahramanımdan geriye ne kaldığını tespit etmeye çalışıyordum. 2011 Haziran’ında vefat eden babaannemin ardından durumu gözle görülür şekilde kötüleşmişti ve gidip gelen aklı her geçen zaman daha da ulaşılmaz hale geliyordu.

Yalova’dan Ankara’ya geçtim. Ankara’da amcamla ve kuzenimle vakit geçirme imkanım oldu. Birlikte Eymir Gölü kıyısına bisiklet sürmeye gittik. Göl kenarında ahşap bir masa etrafında otururken amcam; “Ver bakayım şu kimliğine.” dedi. Çıkarıp uzattım. İnceledi. Geri verdikten sonra ise tavsiyede bulundu: “Bak, akıllı adamsın. Okul birincisi oldun. Ama bir şeye tutun artık; vazgeçme! Şimdi bu var. Çeviri diyorsun. Sonuna kadar git o zaman. Maymun iştahlı olma!”
9-21b.png
Ankara’dan Nevşehir’e geçtim. İlk durağım, (karı-koca) bölüm öğretmenlerimin evi oldu. Münir hocam son sınıfta sık sık benden Ermenistan’a gideceğimi duyduğunu ama gerçekten gideceğime pek ihtimal vermemiş olduğunu söyledi. Eh artık gitmiş olduğum kesin olduğuna göre, “Ben fazla kalacağına inanmıyorum.” diyerek ikinci bir bahis açma yolunu seçti. Sarin ile beni ise şöyle yorumluyordu: “Sen düz bir adamsın. Karşıdaki alınacak kırılacak da olsa, ne düşünüyorsan onu söylüyorsun. Ama Sarin öyle değildi. Onda her şey dolanıyordu.”

Organik Tarım eğitimi aldığım öğretmenlerime Monsanto iş başvurumdan da bahsettim. Seher hocam “gözde öğrencisi”ni yine koyacak yer bulamıyordu. “Sen tohum sektörüne girseydin 1 numara olurdun. Seni Amerika’ya da gönderirlerdi.” dedi. Lakin gerçekler başkaydı ve sondan 1. bile olamamıştım.

Diplomamın orijinalini almak üzere Mustafapaşa kasabasına vardığımda eski kiliseleri tekrar gezdim. Beni nasıl da büyülemişler, aradığım mistisizmi bana nasıl da sağlamışlardı. Kilise gezisinden sonra eski ev sahibimi ziyaret ettim. Birlikte çay içip sohbet ettik. Oradan da okuluma geçip denk gelebildiğim öğretmenler ve Arda Bey ile sohbete koyuldum. Yanımda isim değişikliğine dair mahkeme belgemi de getirmiştim. Diplomamı Armenak Taçyıldız olarak bastılar ve bir de talebim üzerine okul birincisi olduğuma dair evrak hazırladılar. Öğrendiğime göre aradan geçen iki yılda rekorumu geçebilen de olmamıştı ve bu da “okul tarihi birincisi” unvanımı halen koruduğum anlamına geliyordu.

Gelişimin ikinci haftasında, diploma, kitaplar ve hediyelerle beraber rotayı yine Ermenistan’a çevirdim. Bu sefer ilk sefer olduğu gibi acemilik çekmeyecektim. Tiflis havaalanına bir önceki gibi gece yarısında vardım. Ancak sabahın ilk ışıklarını havaalanında uyuklayarak geçirdim. Yerevan’a minibüslerin kalktığı “Ortaçalla”ya gitmem gerekiyordu. Valeri yine havaalanında müşteri arayışındaydı. Beni görünce çok sevindi. Ona Ermenistan oturum iznimi gösterdim ve öğrendiğim kadarıyla Ermenice sohbet ettim. Ortaçalla’ya beni 25 Lari’ye götüreceğini söyledi. Normalde 30’a olurmuş. Nazikçe reddettim. Sabah saat 7’de şehir merkezine giden ilk otobüse bindim. Ücreti yalnız yarım Lari’ydi. “Sangorts” dedikleri durakta inip 71 numaralı otobüse bindim. Ortaçalla garajında ise minibüse Yerevan’a gitmek için 30 lari verdim.

Otogarda dolanırken birçok Türkün olduğunu fark etmek de benim için enteresandı. Yola çıkmadan tuvalet ararken, birisine İngilizce olarak tuvaletin yerini sorduğumda, bana Türkçe olarak “Şurdan aşağı in. Sağa dön görürsün.” demesi de öyle. Böylece ilk Tiflis-Yerevan seyahatim 55 dolara mâl olmuşken, ikinci seyahatimi 19 dolara gerçekleştirebildim.
[9:22] OLYA İLE
9-22a.png
Kapıyı açtığında Olya da ben de heyecanlıydım. O Türkiye’den getirmemi çok istediği balına kavuşmanın heyecanını, bense eve varmış olmamın keyfini yaşıyordum. Kapadokya’dan onun için aldığım duvar süsünü ve teyzemin yanımda gönderdiği özel tasarım şalı bavulumdan çıkarıp uzattığımda, bu onda hiçbir sevinme belirtisi yaratmadı. Onun aklı sanırım balındaydı. Fazla beklemeden de sordu. Balının son günlere kadar aklımda olduğunu, ama son günlerdeki telaşe arasında bal almaya gidemediğimi söylediğimde oldukça üzüldü. “Buradaki ballar o kadar iyi değil.” diyordu. Sarkis’e bu durumu anlattığımda oldukça kızacak ve “Dünyanın en iyi balı burada!” diyecekti. “Türkün balı” “Ermeni balı”ndan iyi olacak değildi ya. Neyse ki Olya sonunda kendi istediğine göre bir kavanoz bal buldu ve parasını ben verdim. Böylece mesele kapandı.

İlk geldiğim zamankinden daha iyi koşullarda kalıyordum artık. Tuvalet yeniydi. Yerleri silmek için yeni temizlik malzemelerim, ütü ve ütü masam vardı. Kira ise normalin biraz üzerinde, kabul edilebilir seviyedeydi.

Olya elinde ilk kez elektrik faturasıyla odama girip “çok geldi”ğinden yakınırken, ona odamdaki lambayı gösterip, “Mum yakayım bundan sonra.” dedim. Evde doğru dürüst elektrikli eşya yoktu. Pantolon ve gömleğimi ütülediğim bir gün yine faturaları toplayıp yanıma geldi.

“Hani mum yakayım diyordun ya, lamba değil ama bu çok götürüyor.”
“Neden bunu bana söylüyorsun ki? Bir iki parça elbisem var. Ütülemeyeyim mi?”
“Ütüle ama çok ütüleme.”
Tövbe tövbee. Sanki her gün ütü yapıyormuşum gibi.
9-22d.png
Olya’nın başka sinir bozucu yönleri de yok değildi. Defter kitabımı açmışım çalışıyorum ki, odasından “Armeeen, Armeeeen!” diye bağırıyor. Bir endişeyle kalkıyorum yerimden çarçabuk, odasına doğru hızla gidiyorum. Acaba savaş falan mı çıktı? Eliyle televizyonu gösteriyor: “Bak!” Bakıyorum. Lazerli bir tarak yapmışlar. Kel olanlar bu tarağı kullanınca saçları çıkıyormuş. “Ne yani bunu göstermek için mi çağırdın beni?” Gülüyor.

Bir başka gün masamın başında yine bir şeylerle uğraşmaktayken odama girdi. Elinde bir kağıt, kağıdın üzerinde biraz tütün.

“Bu kaç mili gram?”

Yanına gittim, elinden tütünleri aldım. Gözlerimi kapattım; bir ayağımı kaldırdım; kollarımı açtım. Bir süre öyle durdum ve sonra titremeye başladım. Yüksek perdeden emin bir sesle, “Buuuu üüüüç miiliii graaaam!"

Olya gülerek:
“Yedi miligram olmasın!?”
“Hem soruyorsun, hem de cevabımı beğenmiyorsun!”
Olya yine gülerek, “Hadi be!” dedi ve odasına geri döndü.

Sarkis bir gün Olya adına, Polonya’da olan çocukları ile Skype üzerinden konuşabilmesi için ricada bulundu. Ben de hiç tereddütsüz kabul ettim. Bir süre sonra Skype görüşmeleri sıkıntı verici bir hal aldı. Hem sıklık açısından hem de saatler süren uzunluğu itibari ile, can sıkıcıydı. Sonunda haftada bir kez konuşması, sohbetleri çok uzatmaması için ben ondan ricacı olmak zorunda kaldım. Bu da beni “kötü biri” kılıyordu.

Olya bir gün bana bir gazete ismi söyledi ve bulursam almamı rica etti. Gazete bayisinden bulup aldım ve eve döndüğümde gazetesini verdim. Zannediyordum ki çıkarıp parasını verecek. Gazeteyi okuyup bitirdikten sonra odama geldi ve gazeteyi masama koyarken, “Al gazeteni.” dedi ve gitti.
[9:23] SİVİL İTAAT
9-23a.png
Yerevan’a döndüğüm günlerde bir grup insanın toplu taşıma araçlarına gelen zammı protesto ettiklerini gördüm. 100 Dram olan minibüs ücreti 150 Dram’a çıkartılmıştı. Yerevan’ın pek çok durağında göstericiler ellerinde 150 Dram’ın üzerine çarpı atılmış resimlerle duruyor, bir minibüs geldiğinde coşkuyla bağırıyor ve müşterileri 100 Dram vermeye çağırıyorlardı.

100 Dram o zamanın parasıyla Türkiye’de 50 Kuruş gibi bir karşılık etmekteydi. Oldukça düşük olan bu ücretin zamlanmış hali dahi pek pahalı sayılmazdı. Yerevan gibi bir şehirde, eski püskü minibüslerde seyahat etmenin çilesini öğrenmiş olduğumdan, ücret zammının toplu taşıma koşullarını iyileştirmenin basamak noktası olduğunu düşündüm. Yerevan Belediyesi Ulaştırma Dairesi Bşk. Henrik Navasardyan da yaptığı açıklamada tam bundan bahsetmiş, artan ulaşım ücretleri karşılığında, aşamalı olarak minibüs sahiplerinin eski araçlarını yeni otobüslerle değiştireceğini belirtmişti.

Protestolar gittikçe büyüdü. Sokakta polisle karşı karşıya gelenler, Devlet Başkanı’nın ofisine yürüyenler, ücretsiz yolcu taşıyan gönüllüler vardı.

Ben ise devletin çağrısına olumlu yanıt verdim. Zam mı geldi; tamam o zaman. Duraklarda “150 Dram Ödemeyeceğiz.” diye bağıranlara aldırış etmeden, her seferinde şoföre 150 Dram uzattım. Sokaklarda polis ile karşı karşıya gelenler hakkında da iyi düşünmüyordum.

Mussolini 1928’de şöyle diyordu: “Her şey devlet içinde, hiçbir şey devletin dışında ve devlete karşı değil." Devletin içinden gelmeyen bir itiraz, ancak devlete karşı olabilirdi ve kabul edilemezdi. İtiraz etme hakkına sahip olmak için bir kişinin evvela devletin bir parçası olması gerekirdi. Muhalefet sokaklarda değil, ancak kapalı kapılar arkasında yapılabilirdi. Sokakta bağıranların ise, bir an önce sivil itaati öğrenmeleri gerekiyordu.
[9:24] YEREVAN DEVLET DİLBİLİM ÜNİVERSİTESİ ÖĞRENCİSİ
9-24b.png
27 Ağustos günü üniversiteden arandım ve 29 Ağustos gününe mülakat için çağırıldım.

Mülakat günü saat 11:00’de üniversitenin ilgili bürosundaydım. Yuvarlak bir masanın etrafında üç kadın eğitimci oturmaktaydı. Ermenice bir sohbet başladı. Genel bir sohbeti iyi idare ettim. Sorulardan birinde bilmediğim birkaç kelimeyle karşılaşınca anlayamadım ve İngilizceye döndük.

Türkiye’deyken politik çeviriler yaptığımı söylediğimde eğitmenler “Kültürlerarası İletişim” bölümüne başvuru yaptığımı hatırlatıp, çeviri bölümünün de okul bünyesinde mevcut olduğunu belirttiler. Kültürlerarası iletişimin bana daha uygun olduğunu, çünkü hem daha geniş bir alanı kapsadığını, hem de dil felsefesiyle ilgilendiğimi söyledim. “Dil felsefesi” deyince ben, hep birden “Ooo” dediler. “Doğru bölüme başvurmuşsun.”
[9:25] “LIBERTÉ, ÉGALITÉ, FRATERNITÉ”
9-25d.png
Ağustos ayının sonlarında bir gün bir çay bahçesinde Sarkis ile buluştuğumda, yanında gözlüklü, sakallı, esmer tenli bir kişi ile karşılaştım. Türkiye’den gelmişti; tanıdık bir yüzü vardı. Daha sonra ilk olarak Ara Sarafian’ın konuşma yaptığı ve benim de kalkıp bir soru sorduğum Cezayir Restoran Konferans Salonu’nda konuşmacılardan biri olduğunu hatırladım. Bu kişi Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü ve Tarih Vakfı Başkanı Bülent Bilmez’di.

Bu ikili ile birlikte olduğum süre boyunca, “Dersimli bir Zaza” olan Bülent Bilmez ile İskenderunlu Sarkis arasında gereksiz bulduğum bir çekişmenin tanığı oldum. Sarkis’e göre Zazalar kesinlikle Kürtlerden ayrı bir etnisiteydi ve Dersimli Zazalar medeniyeti Ermenilerden öğrenmişlerdi. Kendilerini Ermenilere açmaları onları Kürtlerden üstün kılmıştı.

Bülent Bilmez kendi alanında kendini kanıtlamış, iyi bir pozisyonda olan bir tarihçi olabilirdi ama Sarkis de “Ermeni”ydi sonuçta. Muhtaç olduğu üstünlük, damarlarındaki medeni kanda mevcuttu. Sarkis’in tüm espiriyle karışık sataşmalarına rağmen, Bülent Bilmez pek de oralı olmuyor görünüyordu.

Ermenistan Ulusal Güvenlik Servisi binasının önünden yürüyerek geçerken Sarkis bağırmaya başladı.

“KGB! KGB bak ben burdayım.”
Bülent Bilmez: “Aman Sarkis ne yapıyorsun?”
Sarkis: “Bir şey olmaz. Ben bunun altındaki hapishanede kaldım daha önce.”
Bülent Bilmez: “Olsun sen yine de dikkati çekme.”
Sarkis: “Liberté, égalité, fraternité! Benim devletim Fransa!”

Sokak ortasında bağırarak bize Ermenistan devletine nasıl kafa tuttuğunu, muhalif tavrını bir kez daha ispatlamıştı böylece. Sonunda sahibinin Türkçe bildiği, Lagonid adında bir Ortadoğu Restoran’ına oturduk. Genellikle onlar konuşuyor, ben dinliyordum.

Yerevan Devlet Dilbilim Üniversitesi’ne kabul edildiğim haberini aldığım gün de birlikteydik. Öğlen (hesap benden olmak üzere) geleneksel Ermeni yemekleri yapan bir restoranda yiyip içip kutladıktan sonra, akşam Opera Binası’nda Devlet Dans Topluluğu’nun gösterisini izlemek üzere randevulaştık.
9-25c.png
Vakit gelip de salonda yerimizi almış gösterinin başlamasını beklerken Sarkis Arnavutluk’ta öğretim görevlisi olarak çalışmış Bülent Bilmez’e baba tarafımdan Arnavut olduğumu söyledi! O zamana kadar oldukça “vatansever bir Ermeni” kimliğiyle ortamda bulunurken, araya Arnavutluğun karışmasıyla kısa bir kimlik türbülansına girdim.


Sarkis devam ediyordu: “Dedesi Arnavut, babaannesi Rum, annesi Ermeni.”
Bülent Bilmez de şaşkınlıkla: “Sen de amma karışıkmışsın!”
Benim ise bu karışıklığa itirazım vardı: “Hepsi de Aryan!”
Sarkis beni desteğe geldi: “Tabi Aryanlar. Bak hem Arnavutların bayrağında kartal var, hem de Ermenilerin*.” [*kartal ve aslan motifi bulunduran devlet arması kastediliyor]

Bülent Bilmez’in bu Aryanlık sohbeti karşısında şaşkınlığı biraz daha artmış göründü. Ne söyleyeceğini bilemedi. Bu arada boş koltuklarına oturmak üzere yanımızdan Uzakdoğulu turistler geçti. Sarkis gözlerini parmaklarıyla yanlara çekip kendine “çekik” görüntüsü verip konuşmaya başladı: “Bunların gözleri neden çekik biliyor musun? Pirinci fazla kaçırmışlar.” Ardından Bülent Bilmez kıvırmadan, açık ve doğrudan şu soruyu sordu: “Sarkis sen ırkçı mısın?” Sarkis bu soruyu cevapsız bıraktı. Başka şeylerden bahsetti. Dans gösterisi başlayınca da herkes sustu.
[9:26] İLK DERS GÜNÜ 
9-26d.png
3 Eylül 2013 – Günlüğümden:

Bugün ilk ders spordu. Çantamı hazırlarken içine kot ve tişört koydum. Çorap bile koydum. Üstümde ise eşofmanım vardı. Güya spor yaparken terleyecektim ve sonra üstümü değiştirecektim. Oysa öyle olmadı. Pek bir şeye benzemeyen spor salonunda, sadece bir adet ufak soyunma odası olduğundan, ikinci bir soyunma odası yapmak yerine, erkekleri uzak bir diyarda bir spor salonunda, randevu ile spor yaptırıyorlar.

Beni ciddi görünümlü bir adamın yanına götürdüler. Adam adımı ve telefon numaramı aldı. Uygun zamanda arayacakmış. Haftada iki gün spor yapmaya gideceğim. Rus Üniversitesi’nin yakınlarına. … Adam Armenak isminde İstanbul Ermenisi olup da Ermenice bilmememe oldukça güldü. Gülmeyi de abarttı, durup durup güldü. …Dönüp eve geldim. Üstümü değiştirdim ve döndüm. Kültürlerarası iletişim dersine 20dk. geç kaldım. Sınıftan içeri girdiğimde ise ciddi anlamda şaşırdım. 110-120 kişilik bir sınıfa girdim. Görebildiğim kadarıyla benimle birlikte 6 erkek vardı. Bir kızın yanına oturdum. Anfi falan değildi. Görüş açısı falan yok. Resmen lise gibi, dümdüz sınıflar ve lise sıraları gibi, millet 2’li 3’lü oturuyor! Bir bayan öğretmen konuştu durdu; arada deftere yazı yazdırdı. Tam bir lise tipi eğitim düzeni. Hoca sınıfa girince ayağa kalkmalar falan! Şaşırdım kaldım! Binanın yapısı da son derece düz. Nerde o Kapadokya MYO’nun otantikliği. Orada bir tek “ilkokul binası” düzdü. Burada tüm okul böyle. Tuvalet desen ayrı dert. Ne su var, ne kağıt. Gelen yanında kağıdını da getirecek yani!

… Neyse ki bu kalabalığın şokunu Ermenice dersinde üstümden attım. 8. Grup ile karşılaştım. 14 kız. Sanırım ne ben onları, ne de onlar beni beğendi. Yahu bir acayipler. Küçük hanımefendiler… Biri marka çantasını sıranın üzerinden indirmedi. Herkese gösteriyordu. Bir diğeri moda merakından bahsediyordu. Birinin oldukça dedikoducu bir hali vardı. Hoca bir kitaptan sıra ile bir metin okutup yüklemleri buldurdu. Bana da okutturdu. Oldukça yavaş bir şekilde, hece hece okudum. Millet güldü. Ders çıkışında herkes bana bakıyordu. “Whaat!” (Nee!) dedim, hepsi güldü.

Kalabalık şokunu Ermenice dersinde, iletişimsizlik şokunu ise Phonetics dersinde üstümden attım. Sevimli bir öğretmen. Herkes kendini tanıttı. Bu sayede anladım ki herkes gayet iyi İngilizce biliyor. Ben de ‘Onlar İngilizce öğrenirken, ben Ermenice öğrenirim.’ diyordum.
[9:27] DERSİMİZ FEMİNİZM
9-27a.png
Yerevan Devlet Dilbilim Üniversitesi çok az miktarda erkek öğrencisiyle birlikte, dişilerden oluşan bir arı kovanına benziyordu. Bu iyi hoştu da, birinci sınıf öğrencileri 17 yaşındayken, ben 30 yaşını doldurmak üzereydim. Kızlarla sohbetler daha ikinci ya da üçüncü cümlesinde yaşıma geliveriyordu. Bu durum ne onlar açısından ne de benim açımdan elverişliydi.

Bakımlı ve güzel Lexis dersi öğretmenimiz dersin bir noktasında sınıfa İngilizce olarak sordu: “Sizce Ermenistan kadın hakları açısından iyi bir yerde mi?” Sınıf hep bir ağızdan: “Hayııııır.”

“Peki neden böyle?”
Bir öğrenci: “Erkekler kendini üstün görüyor.”
Bir başka öğrenci: “Erkek egemen toplum.”

Gülümsüyorum. Öğretmen fark ediyor ve sınıfın tek erkeğine dönerek: “Öyle değil mi Armenak?”

Artık tüm sınıfın gözleri benim üzerimde. Ne diyeceğim merakla bekleniyor. Öğretmene:

“Size hiç yemek ısmarlayan bir erkek oldu mu?”
“Evet oldu. Konu ile alakası ne?”
“Peki siz kaç kere bir erkeğe yemek ısmarladınız?”
Öğretmen bir an bocalayıp,
“Hesabı ödemek erkeklerin hoşuna gidiyor.”
“Öyle mi? Bir gün de siz ödeyin. Belki sizin de hoşunuza gider.”
Gülüyor.

“Biz erkekler bir mekana girilirken bayanlara öncelik veriyoruz. Toplu taşıma araçlarında yerimizi veriyoruz. Tüm bunları centilmenlik için yapıyoruz. Ama ben centil-woman görmedim henüz.”
“Bu mu derdiniz?”
“Evet bizim de dertlerimiz var. Eşitlik mi istiyorsunuz? Ben de eşitlik istiyorum. Okul çıkışında şu sokakta yürürken yan yana dizili mağaza ve dükkanlara bir kez daha bakın. Erkek ürünleri satan bir dükkan var mı? Yok. Ama kadın giysileri, ayakkabıları, çantaları, kozmetik ürünleri her yerde. Erkek egemen toplum bu işte: erkek üretiyor, kadın tüketiyor. Erkek kadının güvenliğinden sorumludur; ülke güvenliğinden sorumludur. Ekonominin en tehlikeli ve ölümcül işlerini yapar. Evin tamircisidir. Ama yine de yaranamaz.”
9-27c.png
Sınıf şaşkın. Öğretmen ise duydukları karşısındaki şaşkınlığını gülümsemesine saklamaya devam ediyor.

“Yani şimdi ezilen erkek mi oluyor?”
“Bizler daha evlenirken kaybediyoruz. Elimizde bir pırlanta, kadının ayaklarına kapanıyor ve evlilik teklifimizi kabul etmesi için kendisine yalvarıyoruz. Keşke bir kez de bir kız görseydim ki elinde pahalı bir saatle, erkeğin önünde diz çöküp kendisiyle evlenmesi için teklifte bulunsaydı.” “Erkekler kendini üstün görüyor” diyen kıza dönerek, “Sen yapmayı düşünür müsün böyle bir teklif?”
“Hayır!”
“Neden hayır?”
“Ben öyle biri değilim.”
“Yaa, sen öyle biri değilsin. Biz de keşke öyle biri olmasak.”

Zil çaldığında sınıf kapısının yanına gittim ve kapıyı öğrencilerin geçmesi için açtım. Gülümseyerek kapıdan çıkmakta olan öğretmene: “Biz erkeklerin kapıyı tutmak çok hoşuna gidiyor.”
[9:28] “VATANDAŞLIĞI UNUT!”
9-28a.png
Sarkis ara sıra oğlunu yakınlardaki özel bir eğitim merkezine bırakıp vakit geçirmek için bize uğruyordu. Odamdaki masanın bir ucuna o bir ucuna ben yerleşiyor, o çantasından çıkardığı kitaplarla ilgilenirken ben de ödevlerimi yapıyordum.

16 Ekim tarihinde, yine böyle bir gelişinde ona üç gün önce keşfettiğim babamın facebook sayfasını gösterdim. Kapak resmi Gezi protestoları sırasında Caddebostan’da çekilmiş bir fotoğraftı. Oğlunun üzerinde bir Atatürk tişörtü, babamın elinde ise bir Atatürklü Türk bayrağı vardı ve birlikte yürüyorlardı.

Sarkis:
“Bu senin baban mı?!”
“Evet.”
“Bu çok kötü oldu!”
“ … ”
“Bir çuval incir berbat oldu.”
“ … ”
“Bunu açıp bakarlar.”
Ermenistan istihbaratından bahsediyordu.

“O da belki kendince Türk devletine mesaj veriyor. ‘Bakın oğlum ile Atatürk’ün izindeyiz.’ diyor.”
“Sen bu durumda vatandaşlığı unut! Senin burada kariyerini bitirirler.”
“Ülkeden atmasınlar da.”
“Yok atmazlar. Burada var böyleleri.”

Böyleleri??
[9:29] VATANDAŞLIĞA KABUL
9-29a.png
Sarkis’in bana vatandaşlığı unutmamı söylemesinden altı gün sonra, Fonotik dersindeyken telefonuma bir mesaj geldi. Mesajı okuduktan sonra Sarkis’e gönderdim. Latin harfleri ile alışık olmadığım şekilde yazılmıştı ve emin olamadım. Bir dakika dolmadan aradı. Öğretmene telefonun çok önemli olduğunu söyleyerek izin istedim ve sınıftan dışarı çıktım.

Sarkis:
“Armenak senin iş olmuş. Vatandaşlığa kabul edilmişsin.”

Günler geceler boyu hayalimde kabul edildiğimi öğrendiğim anın hayalini kurmuştum. Hep gürültülü seviniyordum hayallerimde. Oysa o gün okulun koridorunda mutlu haberi kesinleştirdiğimde, hiç gürültü çıkarmadım. Telefonun öbür ucundaki Sarkis’e, “Dersim bitmek üzere. Sana şöyle sıkıca bir sarılmak istiyorum.” dedim. O sıra markette alışveriş yapıyormuş. Önce sınıfa girdim ve güzel haberi sınıftakilerle paylaştım. Zilin çalmasının ardından da okuldan çıkıp doğruca Sarkis’in bulunduğu yakınlardaki markete gittim. Marketin orta yerinde birbirimize sarıldık, kucaklaştık.

Bir süre sonra Sarkis’in evinde kahve içerken soyadı olarak ne seçebileceğimi konuşuyorduk. Eve döndüğümde ise kendisinden telefon geldi: “Soyadını değiştirmek istiyorsan TC vatandaşlığından çıkmalısın. Türkiye’de ayrı soyad, burada ayrı soyad olmaz.”

Ertesi gün okula bir torba çikolata ile gittim; tanıdığım herkese güzel haberi vererek dağıttım.

©2023, Polipatika 

bottom of page